Darbenin Psiko-Sosyal Analizi

Ne yazık ki darbe nifakı yıllar sonra güzel ülkemizin içerisine tekrar sokuldu.

Aslında farklı nifak tohumları Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu, Laik-Ilımlı İslam gibi adlar altında farklı formatlarda sürekli içimizdeydi ancak darbe mefhumu, doğrudan halkla askeri, askerle polisi ve askerle askeri sokakta karşı karşıya getiren ve telafisi zor ve çok zaman alan çok ciddi sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve toplumsal sonuçları olan bir olgu. Bu sebeple 2016 yılında böyle bir tehditle karşı karşıya kalan güzel ülkemiz ve milletimiz için çok üzgün ve buna sebep olanlara da bir o kadar öfkeliyim.

Darbe bana göre sanıldığı gibi amatörce ve plansız yapılmamış, aksine ciddi imha planları ile darbe sonrası süreç dahil herşey kurgulanmış.

Darbe, ordu içinde ve dışında, yurt içinde ve dışında geniş işbirlikçileri tarafından kurgulanmış, başı çeken Fetö subayları intikam, hırs, gelecek vaadi v.b. sebeplerle kullanılmış baş tetikçiler olarak duruyor.

Darbenin bu dönemde yapılması bizim daha ilkokul çağından beri duyduğumuz Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de sırayla karışıklık ve iç savaş çıkarmayı içeren teorinin son dönemdeki siyasi gelişmeler ekseninde Türkiye-İran sıralamasının yer değiştirmesinin bir tezahürü aslında.

Plan deşifre olduğundan darbe gününden veya saatinden önce başlamak zorunda kaldığı için planlandığı gibi organize olunamamış ancak buna rağmen özellikle sivil halka yönelik verilen ateş emirleri darbecilerin ne derece insanlıktan yoksun, vatanını satan ve gözü kararmış kişiler olduğunu gözler önüne sermiştir.

Darbenin başarılı olamayacağının yavaş yavaş ortaya çıkması ile veya bilmediğimiz dönen başka hesaplar sebebiyle içerden beklenen destek alınamamış, belki de son dakikada gruplar birbirlerine ihanet etmiş olabilir. Bu esnada darbe karşıtı komutanların mücadelesi ve polisin etkin müdahalesi ayrıca muhalefet liderlerinin darbe karşıtı söylemleri de yangının büyümesini engellemiştir.

Halk sokağa erken çıkıp hızlıca organize olarak süreci yavaşlatmış ve bazı noktalarda ilerlemenin önüne geçerek bu sürecin çok şükür ki başarısız olmasını sağlamıştır. Bu süreçte şehit olan tüm kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Arka planda hangi amacı güderse gütsün, toplumun özgürlüğü ve huzuru halkın seçtiği yöneticilerin cebir kullanarak devrilmesi ve halkın iradesi dışında kişilerin yönetimi silah zoruyla devralması ile asla sağlanamaz.

Ben burada darbenin arkasında yatan psikolojik faktörlere ve darbe sonrası toplumda oluşturduğu sosyolojik ve psikolojik etkilere değinmek istiyorum.

Öncelikle şunu vurgulamak isterim ki hiçbir darbenin kazananı yoktur ve en kötü demokrasi en iyi darbeden iyidir.

Darbeden kişisel menfaat sağladıklarını düşünenler ise er ya da geç bunun bedelini mutlaka öderler.

Darbenin en büyük ve tek kaybedeni halktır, toplumdur.

Bugün Türkiye’de ortamı darbeye hazırlayan faktörlerin başında dış siyasi güçler yatmaktadır. Bu güçler, toplumun ancak zayıf düşmüş olduğu bir anında amaçlarına ulaşabilirler. Bu zayıflık ise artan toplumsal kutuplaşmanın, adalet müessesinin zayıflamasının, bireysel ve grup olarak yozlaşmanın, kişisel hırs ve menfaat peşinde koşanlarda artışın, inançla yaşantı arasındaki dengesizliğin, ahlaki boyutta yaşanan kokuşmanın ve iç ve dış siyasi ve ekonomik faktörlerin toplumu maruz bıraktığı taarruzların bir sonucu olarak tezahür eder.

Yani dış güçler ve içerideki işbirlikçileri ülkede bu ortamı hazırlayarak topluma en zayıf anında darbeyi indirir. Halkın kafası karışır, zihni bulanır ve doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt edemeyecek duruma gelir. Burada konuyu dış faktörlere bağlarken aslında toplumu oluşturan bireyler olarak bizlerin de özeleştiri yapması gerekir. Okumayan, düşünmeyen, araştırmayan, her duyduğuna inanan, çabuk öfkelenen, hoşgörü erdemini yitiren, kaba kuvveti çözüm olarak kullanan, çıkarına göre hareket eden bir toplumun başına bunların gelmesi de kaçınılmaz aslında. Ortadoğu’da yaşananlar buna en net örnek.

Büyük ve köklü bir devlet geleneği olan milletimiz, yeri geldiğinde çok güzel dayanışma ve birlikte hareket etme kabiliyet ve refleksine sahip olsa da son dönemde uzlaşı kültürü özelliğini kaybetmiş olma ya da kullanamıyor olma gibi bir tutulma yaşamakta. Başarısız darbe girişimi sonrası siyasi parti liderleri, meclis başkanı, genelkurmay başkanı ve diyanet işleri başkanı aynı karede aynı amaç için biraradaydı. Bu, hepimizin, ya da birçoğumuzun (bu fotoğraftan rahatsız olanlar da yok değil maalesef) görmek istediği, özlediği bir tabloydu. Ancak ne yazık ki birçoğumuz bu tablonun geçici olduğuna ve kısa vadede fotoğrafta yer alanların istemezsek de tekrar aynı kısır çekişmeleri yaşayacaklarını/yaşayabileceklerini düşünüyoruz. Bu kısır döngü ve kutuplaşma içeride ve dışarıdaki fırsatçıların ülkemiz üzerinde oyunlar oynamasına davetiye çıkarıyor.

Tarihte Osmanlı padişahlarının tahta çıktıklarında ilk yaptıkları şeyin “Anadolu Türk birliğini kurmak” olduğunu okurdum. Çok sonraları bunun gerçekten ne manaya geldiğini anladım. Türk beylikleri arasında bir barış olmadığı müddetçe Osmanlı’nın Bizans’a ve Haçlıya karşı başarılı olması mümkün değildi. Nitekim Ankara savaşı da bu sebeple kaybedilmiş, Timur’un ordusundaki eski Türk beylerini gören askerler karşı tarafa geçerek savaşın seyrini değiştirmiştir. Timur’un da bir Türk olduğunu burada ayrıca hatırlatmak isterim. Bu sebeple içimizde birlik olmadığı müddetçe maalesef dışarıdaki çıkarcılara ülkeyi altın tepside kendi ellerimizle sunuyoruz. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”un yanında belki de (darbe karşıtı dayanışmayı ayrı tutarsak) son dönemlerde “Türk’e Türk’ten başka zarar verecek yoktur”u da değerlendirmek gerekiyor bana kalırsa.

Yine de bugünlerde darbeye karşı tek yürek olmuş toplumumuzda söz konusu vatan, bayrak, ezan olduğunda nasıl tekrar tek vücut olabildiğini görmek çok güzel. Ancak bu birliğin içerisinde yine provakasyon yapan, kendine hakim olamayan ve bölücülük yapan kısmın da görülebilmesi ve ayıklanabilmesi de çok önemli. Bu da yine bireylerin bu perspektifte sağduyulu olarak kollektif hareket etmesi ile sağlanabilir.

İkinci bir husus, toplumda yaşanmakta olan “ben”lik duygusunun “biz” olgusunun önüne geçmiş olmasıdır. Batı toplumu “ego” anlamında belki bize göre çok daha bireyselleşmiş olsa da toplumun çıkarları söz konusu olduğunda nasıl bir birlik örneği gösterdiklerini izliyoruz. En somut örneği Fransa’da yaşananlar. Ancak bizim son dönemlerde özellikle kişisel menfaatlerimizi toplumun çıkarının üzerinde tutmaya başlamamız toplumumuzun en temel özelliği olan “başkalarını düşünme” olgusu oldukça zedelenmiş durumda. Buna katalizör etkisi oluşturan en önemli faktör de toplumun yaşantısını düzenleyen kurallara uyulmak konusunda insanların gösterdiği zafiyet ve ben-merkezci yaklaşım. Her gün emniyet şeridinden giden yüzlerce araç bunun en basit temel göstergesi belki de. Kanunların herkes için var olduğu ve herkesi bu kanunlara uyması durumunda toplumsal huzurun sağlanabileceğini unutmamak gerek.

Gelelim darbenin ekonomik, psikolojik ve sosyolojik sonuçlarına.

Başarısız ve ucuz atlatılmış bu darbenin bile oldukça ciddi ekonomik etkilerini şu anda görüyoruz. Dün, yabancı yatırımcıların çıkışıyla borsa %10’a yakın bir şekilde değer kaybetti.

TL de USD karşısında %5 civarında değer kaybetti.

Başta turizm ve gayrimenkul sektörü olmak üzere birçok sektör bu süreçte ağır yara aldı. Darbe gerçekleşmiş olsaydı yaşanabilecekleri düşünmek dahi istemiyorum.

Uluslararası alanda ülkenin ticari ve askeri itibarı sarsıldı.

Bileği bükülmez, güçlü ve prestijli Türk askerinin üst kademe subayları birbirini öldürdü. Daha doğrusu şerefli Türk askerleri kendini ve toplumu arkadan hançerleyen hainler tarafından şehit edildi.

Vatani görevini yapan ve teslim olan Mehmetçik, darbecilerle aynı kefeye koyduğum insanlıktan nasibini almamış bazı kişiler tarafından linç edilmeye çalışıldı.

Elli bine yakın kamu çalışanı açığa alındı.

Bugün toplumda her ne kadar belli edilmezse de bir endişe ve kaygı hakim.

Son dönemlerde artan terör saldırılarında düşman dışarıdan gelmekteydi. Ancak darbe bize gösterdi ki asıl büyük düşman içeride. Bu da toplumda ciddi bir travma oluşturmakta. Kimin ne kadar işin içinde olduğu konusu bilinmiyor ve her an yeni bir güvenlik endişesi taşınıyor. Kamuda şu anda binlerce personel görevden uzaklaştırılıyor. Bu uzaklaştırmaları içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullar sebebiyle ve darbenin sivil uzantılarının tespiti açısından prensip olarak doğru bulsam da sayının kısa zamanda bu derece fazla olması beraberinde bir endişe taşınmasına sebep oluyor. Kurunun yanında yaş da yanarsa, geçmişte Fetö’nün okullarında eğitim gördüğü, dershanesine gittiği, hastanesinde sağlık hizmeti aldığı veya çalıştığı gibi sebeplerle belki de bugün devleti yöneten birçok yöneticimizin de aile bireylerinin de dahil olduğu yüzbinlerce kişinin bu süreçte zarar görmesi anlamına gelir. Suçsuz ve masum vatandaşların mağdur olmaması için sürecin çok şeffaf ve adil olarak yürütülmesi herkesin en temel beklentisi. Nasıl ordu içerisinde darbe yapmak isteyen vatan hainleri ile şerefli subaylarımızı ve Mehmetçiğimizi ayırmamız gerekiyorsa kamu içerisinde de darbeye destek verenler ile Türkiye Cumhuriyeti için çalışan şerefli çalışanlarımızı da ayırmamız gerekiyor.

Toplumdaki diğer bir kaygı darbenin bu kadar sessiz bir şekilde yürütülmüş ve son ana kadar bunu kimsenin bilmiyor oluşu –hatta istihbaratın alınmasından sonra bunun başbakan ve cumhurbaşkanı ile paylaşılmamış olması-. Bu durum bundan sonra da benzer sıkıntıların yaşanabilme potansiyelini ortaya koyuyor. Bunun için istihbarat sisteminin, paylaşımının ve aksiyon planının tekrar gözden geçirilmesi önemli. Bununla birlikte şu anda içinde bulunduğumuz koşulların PKK ve IŞİD saldırılarına karşı halkı korumasız ve zayıf hale düşürdüğü – ki dün Trabzon’da yaşanan olaylar bunun göstergesi-diğer bir endişe konusu. Bunu da bertaraf edecek askeri ve emniyet yapılanmasının bir an önce kurulması gerekiyor.

Son olarak bu darbe sürecinden aldığımız derslere ve atılması gereken adımlara gelirsek:

Terör örgütleri geçmişten bugüne hiçbir zaman yok olmadı, sadece isim ve format değiştirdi. PKK nasıl Asala’nın uzantısı ise, IŞİD nasıl El Kaide’nin yerini aldıysa, bugün Fetö denen örgütün yarın başka bir ad ve formatta karşımıza çıkabileceğini görebilmek gerekiyor. Geçmişte derin devlet dediğimiz şey bugün paralel devlet adıyla ülkemizi, halkımızı tehlikeye sokuyor. O yüzden teröre karşı mücadele ederken tüm bu değişim ve dönüşümleri hesaba katarak sürdürülebilir ve sistematik, yasalarla desteklenmiş bir model ortaya koymamız gerekiyor.

Öte yandan kamuda ve ordudaki bu gerekli tasfiye sonrasında, gelecekte eğitimde, yargıda, asayişte bir sorun yaşamamak adına bu kadrolardaki boşlukların acil olarak doldurulması gerek. Devlet veya özel sektör olsun, hangi kademe çalışan olursa olsun işin ehline verilmesi ve bu görevlendirmelerin liyakat esasına uygun yapılması çok önemli.

Ülkemizin zedelenen itibarını tekrar kazanmak ve güzel bir gelecek için toplumdaki her bir ferdin kısır çekişmeden, ötekileşmeden ve ötekileştirmeden uzak, birlik ve beraberlik içerisinde, dayanışma ile çalışması gerek. Bununla birlikte düşünen, okuyan, araştıran ve medeni olarak tartışmasını bilen, idrak yeteneği gelişmiş, hoşgörü ve ahlakı üst seviyede tutan yeni nesiller yetiştirmenin yollarını aramak gerek.

Allah bu güzel vatanımıza, bizlere bir daha böyle acılar yaşatmasın.

20 Temmuz 2016, İstanbul

© - 2018 www.leventsumer.com | Dr. Levent SÜMER Her Hakkı Saklıdır.