Ego

Ego, İnsanın “benlik duygusu”.

Kendini gerçekleme ve özgüven sahibi olmayla kibirli olma arasında çok ince bir çizgi var. İnsanın prensipleri olmalı hayatta ve özdeğerlerine göre yaşamalı. Ancak bazen bu prensipler ve beraberinde zamanla elde edilmiş güçler insanın bir “yaratılmış” olduğu ve diğer insanlardan yaratılış itibariyle “üstün olmadığını” tam aksi herkesin “Yüce yaratıcı” nezdinde eşit olduğunu unutturuyor insana. Ve bu unutuş karşımıza kendi nefsini herşeyin üstünde tutan bir “ego” olarak çıkıyor. Kiminde bencillik, kiminde “ben merkezcilik”, kiminde “başkalarını hiç umursamama”, kiminde “hedeflerine ulaşmak için her türlü yolu mübah kılan” bir yaklaşımla tezahür ediyor “ego”.

Enaniyet de deniyor “ego”ya, yani aşırı benlik duygusu, ki bu duygu insanı şirke götürecek kadar büyük bir boyuta ulaşabiliyor. Nemrutlaştırıyor insanı, firavunlaştırıyor. Yusuf olmak varken, güzellikler gelip geçici iken, mal bir gün var bir gün yok iken, sağlık zamanla yitip giderken, gücün de bir gün yok olacağını biliyorken, nasıl yok olmasın ki, insan varlığı bir anda yok olabiliyorken, insan, nasıl oluyor da insan olduğunu unutuyor ve farklı bir boyutta olduğuna inandırıyor nefsi kendisine. İşte bu yüzden değil midir ki insanın asıl büyük cihadı nefsiyle olan cihaddır.

Egoyu insan nefsi, belki de farkında olmadan kendisine verilen ve bir imtihan vesilesi olan gücü, doyumu şişiriyor, bazen de insanın çevresindekiler bunu daha da büyütüyor. Kraldan çok kralcıların yaşadığı, “kral çıplak” diyenlerin çıkmadığı toplumlarda “egosu yüksek” insanlar artıyor. Sonrasında egolar çarpışmaya ve güçler savaşmaya başlıyor.

Aldığımız nefesi bile geri veriyor iken, bu dünyadan bir kırık iğne dahi götüremeyecekken bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma arzusu kime ne fayda sağlar?

Şu anda yerden 10.000 metre yükseklikte yazıyorken bu satırları, türbülansa girdik ve uçak aşırı derecede sallanmaya başladı. Düşünün ki bu uçak yere inemezse, içindeki tüm yolcuların geçmişte elde ettiklerinin, güçlerinin, egolarının kendilerine ne faydası olabilir. Ölürken yanımızda götürebileceğimiz tek şey bu dünyada yaptığımız iyilikler olacak.

Geçenlerde Bilgi Üniversitesi kariyer etkinlikleri çerçevesinde dostum Biröz Biricik ile inşaat mühendisliği öğrencilerine yönelik bir panelde güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Biröz, insanı bir başağa benzetti ve içi boşken dik duran başağın içi doldukça nasıl eğildiğini anlattı. “Elif” olabilmeli insan hayatta. Bilgi insanı tevazu sahibi yapar, insan öğrendikçe aslında ne kadar aciz olduğunu, ne kadar bilgisiz ve cahil olduğunu anlar. Anladıkça daha da tevazu sahibi olur, çünkü bilir ki aslında ne kadar çok şey öğrenirse öğrensin bu kainatın sırrına mazhar olamaz, bildiği koca ummanda bir damladan öteye geçemez. O zaman da aklın yetmediğini anlar. Gönül devreye girer, girebilirse eğer. Basiret ve feraset sahibi olmaya başlar. Vicdan konuşur, gönül coşar. O zaman akıl ile idrak edemediğini gönlüyle anlamaya başlar. Sonra nefis, egosu yüksek insanların aksine küçüldükçe küçülür, başı öne eğilir ve yüce yaratıcının önünde el pençe divan durmaya başlar. Haddini bilir. O yüzden “namaz” insan nefsini rüku ile secde ile terbiye eder, kul yaratıcısına karşı şükrünü eda eder. İşte bu sebeple “oruç” insan nefsini açlıkla terbiye eder. Karnı tok olanın halden anlaması pek mümkün değil iken açken kendisine verilen nimetlerin farkına varır insan.

İnsanın kendini “dev aynasında” görmesi ancak kendisinin inanacağı bir “devlik” mertebesi katar. Aslında karınca olabilmek gerek hayatta, küçük ama çalışkan, ufak ama prensipli.

Mesele güç, güzellik, imkan, sağlık, gençlik, mal, mülk, hülasa hayat sahibi iken bunlar yitip gitmeden hakkıyla şükredip zekatını verebilmek.

Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi, mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.

Sevgi ve muhabbetle.

İstanbul, 12 Mart 2017

© - 2018 www.leventsumer.com | Dr. Levent SÜMER Her Hakkı Saklıdır.